İttihatçılar ve Kemalistler farklı mıdır?

İttihat ve Terakki Fırkası mevcut rejime bir tepki olarak doğmuş, dış güçler tarafından Osmanlı’yı yıkmak veya zayıflatmak amacıyla desteklenmişti.

İttihat ve Terakki mensupları ise “hürriyet” kelimesini devamlı suretle perde olarak kullanıp, iktidara geldikten sonra hepsi ittifakla olan hürriyet sahasını da kısıtlamışdı.
Devleti halk adına idare ettiğini iddia ederek halkın tüm mal ve can varlığını kullanmış, birkaç sene içerisinde devleti yıkılmak üzere bırakmışlardı. Fakat tepedeki mutlu azınlık bu enkazın altından birkaç sıyrık ile kurtulmuştu.

Ankara Hükümeti’ne üye olanlara ve Ankara’da toplanan zevata bakacak olursak bunların bir çoğunun eski ittihatçılar olduğunu görüyoruz.

Ankara Hükümeti daha sonra T.B.M. Meclisi hükümeti ve sonrasında da Cumhuriyet Hükümetinin fikir babası, Türkçülüğün ve Kemalizmin ideologu olarak anılan Ziya Gökalp aynı zamanda İttihatçı hareketinde fikir babasıydı. Enver Paşa bile kendisinden çekinir, kendisi el altından İttihat Terakki’yi yönlendirirdi.


Bu yazımda şahsi görüşüm olarak; farketdiğim birkaç hususdan bahsetmek istiyorum. İttihatçıların 31 Mart Vak’ası ile başlayan ve gittikçe güçlenen iktidar günleri savaş, yoksulluk ve yıkım yıllarıdır. Bu süre zarfından birkaç ermeni çetesinin yaptığı zulmün faturası 1.5 milyonluk Ermeni halkına kesilmiş, bunlar yurtlarından sürülmüş, girilen savaşlarda yaşanan toprak kayıpları ve savaşların getirdiği maddi külfet Osmanlı devletini zaten yıkmıştır.

Kemalizmin, İttihatçıların yapmış olduğu bu yanlış tehcir hareketini devamlı savunmaları ve bunu konuşmanın en büyük hata olarak algılanmasını sağladıkları düşündükçe bu şüphem derinleşiyor. İttihatçıların yaptığı yanlış neden ısrarla savunulabilir? Ya Osmanlı’yı tam reddetmedik, bazı şeylerini savunmaya ve sahip çıkmaya devam edeceğiz, ya da o zaman bunları yapanlarla yeni rejimin evlatları aynı kişiler.

Savaş sonrası yurtlarından kaçan İttihat ve Terakki Fırkası liderleri çeşitli suikastler sonucu öldürülmüş. Bir çoğu da mütakere başlarında Malta’ya sürülmüştü. Malta’dan dönen İttihatçı ekibin neredeyse hepsi Mustafa Kemal’in yanına gelmiş, ona katılmışlardı.

Hürriyet ve İtiaf Fırkası Meb’uslarından Mustafa Sabri kitabının 86. sayfasında  diyor ki; “Aralarındaki ittifak ve memleket evlatları arasında kendi fikirlerine uyup uymamalarına göre ayrım yaparak bir kısmana hiddet edip, diğer kısmını sevmelerinden de anlaşıldığı gibi, Kemalistler, İttihatçılardan gayrileri değildir.“
Peki daha sonra ittihatçılarla ters düşen Mustafa Kemal’in onlardan farklı olan düşüncesi neydi? Birinci meclise baktığımız zaman Mustafa Kemal ve birinci grup mensubları üzerinde ciddi bir muhalefet baskısı vardı. Sanılanın aksine ikinci grup mensublarının ihtilaf noktası dini gayretler değildi. Ayşe Hür’ün Mustafa Kemal ve Muhalifleri isimli makaleler serisini okumanızı tavsiye ediyorum.

İhtilaf noktası; iktidarı tek başına elinde tutmak isteyen, yani açık söylemek gerekirse diktatör olmak isteyen Mustafa Kemal ile bu tek adam rejimini istemeyen muhaliflerinin arasında çıkan şiddetli tartışmalardır. Hatta saltanatın kaldırılması kanun teklifini en son imzayalanlardan birisi Mustafa Kemal’dir ve sadece Ziya Hurşit’in muhalafetini saymazsak ittifakla bu karar alınmıştır. Dolayısıyla ikinci grubun bakış açısı Kemalizmin ve Milli Tarihin senelerden beri anlattığı gibi “dini” değildir.

Bu mevzulardan başka yazılarımda ayrıntılı olarak bahsetmiştim.

Yine aynı kitaptan alacağım bir alıntı şu anki CHP ve darbecilerin mevcut hükumetlere karşı tavırlarına çok güzel açıklık getirmektedir.

Sayfa 164’de; “İttihatçıları tanıyan herkes bilir ki, onlar ne zaman hükümetten çekilmek zorunda kalsalar, haleflerini düşürmek ve kaybettikleri hükümeti yeniden ele geçirebilmek için devlet ve milleti savaşa boğarlar. Hükümetin savaşın memleket ve millet için iyi olmayacağını görüp savaştan kaçınmasını değişik şekillerde yorumlayarak, hükümeti acz, boyun eğmek, vatana ihanet ve vatanı satmak gibi günahlarla suçlarlar. Hükümet savaşa girdiğinde de, ordu içinde kendilerine bağlı gizli cemiyete mensup komutan ve subaylar, savaşta zafer için gerekli gayreti göstermedikleri gibi, bilakis düşman karşısında ordunun yenilmesi için ellerinden geleni yaparlar. Böylece partilerinden aldıkları emirleri uygulayıp, savaşta yenilerek hükümeti düşürmeyi amaçlarlar. Savaştan kaçmanın vebalini hükümete yükledikleri gibi, savaş yenilgisnin vebalini de hükümete yüklemek isterler.”

“İttihat ve terakki partisi ile kemalistler arasından ne ilke ve prensipler itibariyle ne de adamları ve elemanları itibariyle en küçük bir fark yoktur. Bu iki parti birer ağabey – kardeşten ibaretler. Her iki parti de halife ve sultanların yetkilerini alıp sözde halk adına kendi başlarına devretmeyi hedeflerler. Her iki partide laiktir. Bazen mutaassıp Turancılık, bazen de Bolşeviklik yaparlar. Bazende Allah yolunun mücahidleri izlenimini vermeye çalışırlar. Hürriyet en büyük rakibi oldukları halde, bu kelimeyi hiç ağızlarından düşürmezler. Siyasi rakiplerine karşı acımasızdırlar.”

Kitabını ise aşağıdaki cümleler bitirmiş. Bende bu alıntı ile bu yazıma son veriyorum, CHP’nin bakış açısı ve örgüt yapısı ile İTF’nin bakış açısı ve örgütlenmesi arasındaki benzerliği o zamanlar farketmiş olmasını takdirle karşılıyorum.

“Mustafa Kemal bir diktatör olmak istiyordu. Ancak bu hedefini gerçekleştirmede kimlere dayanacaktı. Bugün kendisini destekleyen ordu, yarın unutabilirdi. Meclisteki yandaşları her an tabancalarıyla onu desteklemeye hazırdılar ancak cemiyet ve ülkeyi her an için onlarla korkutamayabilirdi. O halde yeni bir dayanak bulmalıydı. Kendisi için mücadele edecek siyasi bir kurum oluşturmalıydı. İşte burada 1919 da çeşitli bölgelerde Rauf (Orbay) ve Refet (Bele)’in yardımlarıyla oluşturduğu mahalli savunma güçlerini hatırladı. Bu güçler, İngiliz ve Yunanlıları Anadolu’dan süren orduların çekirdeğini oluşturuyordu. Doğrudan kendine bağlı bu yurtsever gerilla güçlerini, kendi kontrolünde bir siyasi partiye dönüştürdü. Ki bu parti artık Türkiye‘nin fiili hakimiydi. Bu partiye Halk Partisi ismini vermişti ve her bölgedeki köy muhtalarlarını, cami imamını, okul yöneticisini, polis müdürünü ve posta müdürünü hatta temizlik işlerini yapan çöpçüleri seçmek bu partinin yurt çapından yayılmış örgütlerine bırakılmıştı. Böylece, bu örgütleri devlet olarak kendine bağlamıştı”

Yorumlar

  1. teşekkürler emeğinize sağlık

    YanıtlayınSil
  2. sağolasın,emeğine sağlık.Çok kaliteli bir blog.

    YanıtlayınSil
  3. Çok yerinde tespitler.Siz olayı çözmüşsünüz.Tebrikler.

    YanıtlayınSil

Yorum Gönderme